Said Nursi ve TARİHİ GERÇEKLER

Said Nursi ve TARİHİ GERÇEKLER
24 Temmuz 2010
İran kan ve vahşet çığlıklarına karışmış iken, Osmanlı Devleti’nin durumu İran’dan da beter bir vaziyetteydi. Fransız Devrimi’nden sonra Osmanlı tebaası altında yaşayan, üç kıtaya yayılmış uluslar bağımsızlık bayrağı açmışlardı.
Rusya ve Avrupa devletlerinin teşvikleriyle Yunanlılar Mora’da isyan ettirilmiş, yine Avrupa devletleri ve Rusya’nın baskısıyla Yunan devleti kurulmuştu.
Bu örneği gören Sırplar, Arnavutlar, Ermeniler, Araplar imparatorluğu parçalamak için yabancı devletlerin teşvikiyle bağımsızlık ayaklanmalarına kalkıştılar. Her taraftan çözülmeye başlayan imparatorluğu ayakta tutmaya çalışan padişah II. Abdülhamit, İslam Birliği doktrinini ortaya koyarak Osmanlı’yı parçalamak isteyen Fransa, İngiltere ve Rusya ile mücadele ediyordu. Bu yolda da gerektiği zaman tarikat şeyhlerine ve mollalara çeşitli tavizler vermek zorunda kalıyordu.
İngilizlerin ve Fransızların kışkırtmalarına karşılık Arap ve Kürtleri İslam Birliği gayesinde birleştirerek, Osmanlı halifesinin devletine ihanet etmelerini önlüyordu. İşte böyle bir dönemde Bitlis’te dünyaya gelen Saidi Kürdi, aslında İran’dan göçen Sofi Mirza isimli birinin oğludur. Altı tane kardeşi vardır. Biraz büyüyen küçük Said, yakınlarındaki Tağ Köyü’nde Molla Emin Mehmet Efendi’nin medresesinde Kur’an dersleri almaya başladı. Bu sırada 9 yaşında bulunan Saidi Kürdi psikolojik sorunları bulunan kavgacı ve agresif bir yapıdaydı. Medresedeki arkadaşlarıyla her gün kavga ediyordu.
En sonunda kavga ettiği Mehmet isimli arkadaşından temiz bir dayak yerken, kendisini kurtarmak için orada gözüne ilişen bir balta sapını eline geçirir ve Mehmet’in kafasına vurur. Ardından Mehmet’in yere düşmesinden istifade ile medreseden kaçar. Bir daha da medreseye dönmeye cesaret edemez…
Geçimsiz ve kavgacı olan Saidi Kürdi, Nurs köyünde okuyamamış, Hizan şeyhinin yaylasına giderek, Seyid Nur Mehmed’in tekkesine yazılmışsa da, oradan da geçimsizliği yüzünden kovulur. Bitlis bölgesindeki hiçbir tekke ve medreseye kabul edilmeyen kompleksli Said, 1888 yılında önce Van’ın Bahçesaray ilçesindeki Mir Hasan Veli medresesine gider… Fakat kendince ilmi çok ileri olan Saidi Kürdi kendi cehaletine bakmadan oradaki talebelerin eğitim düzeyini yeterli görmez ve Erzurum’a bağlı Beyazıt kasabasının medresesine gider… Burada Şeyh Ahmet Celali Efendi’nin yanında üç ay kadar tutunabilir.  
Asya Yayınlarından çıkan, Saidi Nursi’nin hayatını anlatan kitabın 39. sayfasında bu dönem şöyle yorumlanır:
Herhangi bir kitabı eline alırsa kimseye müracaat etmeden kendi kendine anlardı. 24 saat zarfında Cenı’ıılCevami, Şerha 1Mevakıf, îbnii 1Hacer gibi anlaşılması en zor kitapların 200 sahifesini kendi kendine anlamak şartıylamütalaa ederdi. O derece kendini ilme vermişti ki, dış dünya ile alakasını bütün bütün kesmişti.
Said’in bu fevkalade muvaffakiyetini; O’nun harika bir zeka ve hafızaya sahip olmasında son derece, çalışkan oluşunda, ilim tahsilinde takip ettiği metodun maksada en kısa yoldan götürme vasfını taşımasında ve onun inayeti ilahiyeye mazhariyetinde aramak gerekiyor.
Buradaki gerçekdışı anlatımlardan da anlaşılacağı üzere Arapça’yı zor sökmüş olan kompleksli Said’in böylesine ağır bir dini kitabın 200 sayfasını 24 saatte ezberlemesi akıldışı görülüyor. Buradaki üç aylık tahsilden sonra alim kesilen yobaz, Bağdat yollarına düşer. Orada da mecnun gibi dolaşıp dönen yarım akıllı derviş, Siirt’in Tillo kasabasına gider.
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın türbesi olan kasabada güya Kamusıt Okyanus adlı eseri ezberleyip, bitirir…
Bu dönemlerde peygamberi rüyalarında gördüğünü iddia ederek etrafındakiler üzerinde ermiş adam intibaı vermeye çalışır. Bir ara Mardin’e de gelen Saidi Kürdi, ilmi yetersizliğine bakmadan Mardin’deki hoca ve mollalarla ukalaca tartışmalara girerek Mardin halkının tepkisini üzerine çeker.
Halk Said’i tepeleyince Mardin mutasarrıfı olan Nadir Bey, Said’i jandarmalara tutuklattırarak halkın linç etmesinden kurtarır ve şehir dışına sürer.
Bu kovulma olayı Asya Yayınları’nın yayımladığı Saidi Nursi kitabının 50. sayfasında şöyle anlatılıyor:
Mardinli bir çok kimselerden bizzat dinlediğimiz bir olay bakınız şöyle cereyan eder:
Savur’un Ahmedi köyü yakınlarından geçerken, namaz vakti gelir. Molla Said namaz kılmak için kelepçelerin açılmasını ister. Fakat jandarmalar Molla Said’in belki de kaçmak isteyeceğinden korkarak kabul etmezler. Bunun üzerine meşhur Molla Said, demir kelepçelen çözerek yere bırakır ve pınardan abdest alıp jandarmaların hayret dolu bakışları arasında namazını kılar. Namazı müteakip jandarmalar: “Biz şimdiye kadar muhafızınız idik. Bundan sonra sizin hizmetkarınızız.” derler. Fakat Molla Said onların vazifelerini yapmasını ister…
Van valisi Hasan Paşa’nın güya daveti üzerine Van’a gitmiş… Ayağındaki çarıkla diyar diyar gezen bir mecnunu vali neden davet etsin?
Van’da 18991901 İran ihtilaline kadar Babilerle ve İngiliz subaylarıyla ortak çalışmalar yapan Said, bu dönem içerisinde Şeyh Celaleddin Afgani’nin İran’dan kaçıp İstanbul’a gitmesine ve Abdülhamit’in himayesine girmesine kuryelik edecekti… Abdülhamit’in o günkü devlet politikası gereği “Teşkilatı Mahsusa”nın reisi olan Kuşçubaşı Mustafa Bey Erzincan 4. Ordu Komutanı Yahya Nüzhet Paşa ile yakın münasebetlerde bulunuyordu… 1 Mayıs 1896′da Türk Kaçar hanedanının şahı Nasirüddin Şah’a Bahailerin intikamını almak için yapılan suikastte Şeyh Cemalettin Afgani, İngiliz Hükümeti ve Bahaullah ile müştereken çalışıyordu… Saidi Kürdi, Şeyh Cemalettin Afgani’nin tetikçisi olan Kirmani’yi İran Türkiye hududunda karşılayıp İstanbul’a kadar ulaştıracaktı.
İstanbul’da Cemalettin Afgani’den ölüm fetvasını alan tetikçi Kirmani, hem Bahaullah’a hizmet edecek hem de İngilizler’in İran’da meşrutiyet devrimi operasyonunun hazırlayıcılarından olacaktı…
Said’in Bahaullah’ın hizmetine girdiği bu yıllar, Saidi Nursi’yi anlatan bütün kitaplarda kara bir delik gibidir. 1899′dan 1907 yılına kadar bu meczubun kimlerle işbirliği yaptığı veya kimlere hizmet ettiği muammadır. Sanki bilinmez.
Saidi Nursi 1907 yılının Kasım ayında birden ortaya çıkarak Abdülhamit’e dilekçe verip Osmanlı devletinin doğuda medrese ve üniversite kurmasını talep eder. Tabii ki, bu olayın görünen yüzüdür. Dönemin İstanbul’u İngiltere ile Almanya’nın her türlü entrika ve istihbarat çalışmalarına sahne olan, karmaşık ilişkilerle çar*pışmaların yaşandığı bir başkent görünümündeydi…
Aslında, İngiliz istihbaratının görevlendirdiği Molla Said, Almanya yanlısı İttihat Terakkici grup ve Abdülhamit’e karşı ihtilal hazırlıkları içindeydi…
Yıldız Askeri Mahkemesi’nde yargılanan Saidi Kürdi’nin, mahkeme başkanı Şakir Paşa’ya verdiği tutarsız ifadelerden dolayı Fizan’a sürülmesine karar verilmişken, mahkemenin kararını değiştirmesiyle tımarhaneye kapatılır…
Tımarhaneye kapatılan meczup, sanki Osmanlı Devleti’nin ona gücü yetmiyormuş gibi, sanki Abdülhamit isterse onu idam ettiremeyecekmiş gibi, zehirlendiğini iddia etmeye kalkışır.
Yıllarca İngilizlere hizmet eden ajanprovakatör, tımarhaneden çıkar çıkmaz Abdülhamit’in en güçlü muhalifi İttihat ve Terakki Partisi’nin genel merkezi Selanik’e gider. Zaten dönem öyle bir dönemdir ki, masonlar, Alman, İngiliz ve Fransız işbirlikçileri hepsi bir saf olmuş Abdülhamit’i yıkmaya çalışıyorlardı.
İttihat Terakki ile omuz omuza çalışan Selanik masonlarının Üstadı Azam’ı Emanuel Karasso ile görüşen meczup, Abdülhamit’e karşı yapılacak ayaklanmanın, İslamcı kesim üzerindeki örgütlenmesini üstlenir.
Sanki bu günlerde bu olaya yakın dayanışmaları biz de izliyoruz… 28 Şubat kararlarına karşı Kürtçü, Şeriatçı ve Amerikancı, 2. Cumhuriyetçi, masonik dayanışmayı hepimiz ibretle teşhis ediyoruz…
23 Temmuz 1908′de nihayet ortak çabalar sonuçlarını verir ve Abdülhamit tahttan indirilir. 2. Meşrutiyet ilan edilir. Meşrutiyet’in ilanından üç gün sonra masonların tertiplediği Selanik Hürriyet meydanındaki mitingde hürriyet nutukları atanlardan birisini artık yakından tanıyoruz… Yani Saidi Kürdi’yi… (Bu mitingler sonucunda İngiliz devlet yönetim şekli olan meşrutiyet ilan edilmiştir.)
İran’daki hadiseleri anlattığımız bölümde yaşanan bazı olaylardaki benzerlik görülmüş olmalı… Hükümet sapık Babileri tasfiye etmiş ancak kısa bir süre sonra Babiler İngiliz gizli servisinin desteğiyle ülke çapında İttihat ve Terakki Partisi’nin bir benzeri olan Hürriyet Ocaklarını kurarak bir anda ülke çapında teşkilatlanmışlardı…
Bilindiği üzere Hürinscın ifadesi ve insanlara Hürriyet bahşetme felsefesi, Babilerin kullandığı bir propaganda yöntemi idi. Birbirinden habersiz İran ve Türk halkı aynı kanlı ellerin entrikaları sonucu meşrutiyet istekleri bahane edilerek tahrik ediliyordu. O dönem İran’da önce Bahai cemaati için kullanılan millet kelimesi dönemin propagandası sonucu Türk halkının diline pelesenk edilecekti…
Mustafa Kemal Atatürk’ün döneminde yeniden özümüze dönerek bir müddet ulus kelimesini kullandıysak da, Nurcuların payandası DP yönetimi sırasında, Nurcu propaganda sayesinde ulus kelimesi halkımıza unutturulmaya çalışıldı. Tekrardan Farsça olan millet kelimesi gündeme getirildi…
1908′de 2. Meşrutiyet ilan edildiği günlerde İran’daki İngiliz ve Bahai ihtilali son merhalesine gelmişti. Şubat 1908′de Tahran’da Kaçar hanedanının reisi Ali Şah’ın otomobili bombalandı. Şah yaralı kurtulurken, arabadaki yardımcıları öldüler. Olayın arkasında Kırım Yahudilerinden aslı Türk olan fakat İngilizlerle işbirliği yapan Şapşal Han çıktı. Neticede 3 Mayıs 1909′da Abdülhamid gibi Türk Kaçar Hanedanı da dayanamayıp meşrutiyeti ilan ediyordu… (O dönem Meşrutiyete yol vermeyen 2.Abdülhamit de bir Ermeni militanın arabasına attığı bombayla yaralanmış olması bir uluslararası teolojik komployu açığa çıkarmaktadır.)
Buna rağmen İran Bahaileri hiçbir zaman eskisi gibi Bahai olduklarını açığa vurmadılar. Çünkü dindar İran halkının tepkisinden ve hücumundan korkuyorlardı…
Meşrutiyetin ilanından sonra Selanik’ten İstanbul’a dönen Saidi Nursi, kendini peygamber ilan eden Bahaullah’ın oğlu olup ve babasının ölümünden sonra Bahailerin lideri olan Abdülbaha’nm Mısır’daki temsilcisi Şeyh Bahid Efendi ile Abdülbaha’nm talimatlarını Ayasofya Camii’nin çayhanesinde aldıkları Nurcu kitaplarda bile kısmen geçiyor…
İttihat ve Terakki Partisi iktidara gelince bir numaralı İttihatçı kesilen Said, İttihat ve Terakki lehine cemiyette konuşmalar yapıyordu. Bu arada ademi merkeziyet fikrini ortaya atan Prens Sabahattin ile İttihat Terakkiciler arasında çatışmalar meydana gelmeye başladı. Prens Sebahattin milliyetçilik ve devletçilik esaslarına karşı çeşitli saçma fikirler geliştirerek İttihat ve Terakki’nin milliyetçi fikirlerine karşı molla ve şeyhleri yanına çekmeye çalışıyordu. (Süleyman Demirel’in 1997 yılında Prens Sebahattin’in ademi merkeziyet fikirlerini evrensel bir ideoloji sunar gibi röportajlarında takdim etmesi sanırım tesadüf olarak kabul edilemez.) En önemlisi o dönem Osmanlı İmparartorluğu’nda 20 bine yakın tekke ve zaviye varlığıydı. Bu arada Osmanlı Devleti aynı anda 45 cephede birden savaşmak durumundaydı.
Kendisi ilmiye sınıfı olarak adlandırılan yüzbinlerce medrese talebesi savaştan kaçıyor, askere gitmiyordu. Ordu’nun asker ihtiyacını karşılamak için Harbiye Nezareti kötüye kullanıldığı gerekçesiyle ilmiye sınıfının askerlikten muaf tutulma imtiyazını kaldırdı. Yeni çıkan kanuna göre medrese talebeleri imtihana tabi tutulacak, içlerinde gerçekten din alimi olanlar imtihanı geçecek, askere gitmeyecekler, imtihanı veremeyenler ise derhal askere alınacaktı.
İngiliz Devleti Meşrutiyet’in ilanından sonra Almanya’ya yakınlık duyan İttihatçıların yönetimi ele geçirmesinden son derece rahatsızdı. İttihat ve Terakki yönetimini devirmek için ajanlarını harekete geçirmiş, yeni provakasyon çalışmaları yaptırıyordu. Tabi İngilizlerin Lawrence kadar kıdemli ajanı olan Saidi Kürdi yine başroldeydi.
Harbiye Nezareti’nin medrese talebelerini askere alma kararından sonra 27 Şubat 1907 Cumartesi günü meczup Said, talebeleri ayaklandırarak halkı Beyazıt meydanına döktü. Arkasından Derviş Vahdeti isimli diğer bir fikirdaşıyla 5 Nisan 1909 tarihinde İttihadı Muhammediye Cemiyeti’ni kuruyordu.
Daha bir sene evvel İttihatçılara yaltaklanan İngiliz ajanı Said, bakınız artık ne diyordu:
Meşrutiyeti, meşrutiyet unvanı ile telakki ve telkin ediniz. Daha yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareki garazlarına siper etmekle lekelemesin. Hürriyeti, Şeriatın adabı ile kayıd altına alınız. Zira cahil insanlar ve halk, kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa sefih ve itaatsiz olur, Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Ta ki namaz sahih olsun.
Yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat dediği İttihat ve Terakki Partisi’dir. Daha düne kadar yaltaklandığı zihniyete, İngilizlerin talimatıyla bir anda cephe alıyordu…
Abdülhamit Osmanlı’yı ayakta tutabilmek için Saidi Kürdi gibi mollalardan bir dönem istifade etse de, kullandığı meczupların yabancı ülkelerle işbirliği yaparak, İstanbul’da karışıklık çıkartmalarına müsaade edemezdi… Bunun sonucunda da önce Saidi Kürdi’yi bir müddet hafiyelerine izletecek sonra da tutuklattırıp Toptaşı Cezaevi’ne attıracaktı…
 

Yorum Yaz